25 Mayıs 2018, Cuma
Kamile YILMAZ

Kamile YILMAZ

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

14 Mart 2018, Çarşamba 14:21

Takip Edin

"Bizim topraklarda önce kadınlar uyanır, sonra güneş doğar. Çünkü güneşi kadınlar doğurur." Ezidi Atasözü
CAM TAVAN
Camdan yaptım evimin duvarlarını,
Kara perdeler çekti babam.
Kırmızıydı annemin gözyaşları,
Benimki ise saydam.
Görünsün istiyordum her şey.
Korkuyordum karanlıktan saklıdan.
8 mart Dünya Kadınlar Günü yine geldi. Yine umutlar gülen yüzüyle karşımızda duruyor. "Haydi sokağa, ne duruyorsunuz!" diye bağırıyor. Öyle ya, tüm kazanımlar hızla yitiriliyor. Karıncalar gibi düz duvara tırmanıyoruz yüzlerce yıldır, tam hedefe varacakken, hızla aşağı düşürülüyoruz. Düşerken elimizi tutan, umut, güç veren dayanışmayı ve dünyanın yarısını oluşturan, yaşamı omuzlarında taşıyan kadınlar. O zaman hiç korkmadan tekrar tekrar o duvara tırmanıyoruz. Tırmanacağız sonsuza dek. Yılmak yok, durmak yok, pes etmek hiç bilinmeyen.
8 Mart nereden çıktı? Hemcinslerimiz hangi acılardan yola çıkıp da bu meşaleyi yaktı bir bakalım isterseniz. Çünkü böylesi günler dayanılmaz acılardan sonra doğar. Ezilenler, yenikler ağıt yakmaya yatkındır. Yurdumuz ve dünya böylesi anma günleriyle doludur. Belki biraz da bu nedenledir ki hep haklı olduğumuz halde yenilmişlerin tarihteki acı öykülerini okuruz. Bir kölenin boynundaki demir halkayı çıkararak onu özgür kılmayı çok isteriz. Oysa bir köleyi özgürleştirmek için onun boynundaki zinciri görür, kafasının içindeki kilidi göremeyiz. "Gerçek köleler kendini özgür sananlardır. İnsanlar, kafasının içindeki sınırları, tel örgüleri yıkmadıkça geniş anlamda özgür olamaz. Daha kötüsü başkalarının özgür olmasına da yardımcı olamaz."
1857 yılının 8 Mart'ında ABD'nin Massachusettes eyaletinde bir tekstil fabrikasında, 40.000 işçi kadın haftalık ücretlerindeki azalmayı ve çalışma saatlerinin 8 saatten fazla olmasını protesto için greve giderler. Polis, işçilere saldırır, işçi kadınlar fabrikanın içine kaçar, polis, fabrikanın dışa açılan kapılarını kilitleyerek, onların dışarı çıkmasını engeller. O sırada bir de yangın çıkarır. Yangından kaçamayan işçilerden 129'u meşale gibi yanar. Cenaze töreninde 10.000 kişi yürür. Bu yanışı ışığa dönüştürmenin telaşıdır 8 Mart'ın heyecanı. Yoksa bir demet karanfil alarak, ya da ev emekçiliğini gözüne sokar gibi bir mutfak eşyası hediyesine sevinmek değil. Bugün bir hak arama günüdür. Gasp edilen hakların hesabını sorma günüdür.
26-27 Ağustos 1910'da Danimarka- Kopenhag'da Enternasyonel'e bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Toplantısı) Alman Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, yanan işçi kadınların anısının "Dünya Kadınlar Günü" olarak yaşatılmasını önerir. Oy birliğiyle kabul edilir. İlk yıllarda belli bir tarih saptanamaz ilkbaharda kutlanır. Tarihin 8 Mart olarak kutlanması 1921 Moskova'da 3. Enternasyonel Kadın Konferansında kararlaştırılır. 1. ve 2. Dünya Savaşlarında bazı ülkelerde kutlamalar yasaklanır. 1960lı yılların sonunda ABD'de 8 Mart kutlamaları yapılmaya başlanır. 16 Aralık 1977'de 8 Mart "Dünya Kadınlar Günü" olarak yaygınlaşır.
Her durumda örnek verdiğimiz Avrupa ülkelerinde, 13. yy ile 17. yy arasında 6 milyon kadın cadı diye yakılmıştır. Avrupalı kadınlar sinseydi kuytulara bugünkü haklarına kavuşabilirler miydi? Her acı bir umuda dönüşmeli yoksa boşa gider ve o zaman yananlar da asılıp kesilenler de bize haklarını bağışlamazlar. İşte asıl tükenmez acı o zaman başlar. Dünyanın neresinde olursa olsun çekilen acılar, aranan haklar boşa gitmemeli. Umuda dönüşmeli, emeğe dönüşmeli, hak aramaya yol açmalı.
8 Mart Türkiye'de ilk kez, 1921'de "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlandı. 1975'te sokağa taşındı ve "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlandı. 1975 Kadın Yılı Konferansı gerçekleştirildi. 12 Eylül 1980'den sonra 4 yıl kutlanamadı. 1984'te tekrar 8 Mart etkinlikleri başladı.
Antalya'ya bakacak olursak, 1997 8 Martında 2000 kadın yürüdü. Çok etkileyici ve dayanışma içinde bir miting düzenlendi. Ondan sonra yine bölük pörçük toplanıldı. O günkü birliktelik sağlanamasa da 14 Şubat 2014'te yine bu ruhun hazır olduğunu gördük. 2000 kadar kadın Cumhuriyet Meydanı'nda dans etti, halay çekti, haykırdı. "Öldüren sevginizi istemiyoruz! Kadın cinayetlerine son!...." vb. sloganlar attı. "Kadınlar vardır, Kadınlar her yerde..." diye şarkılar söyledi.
Gelelim günümüze. Yeni bitirdiğimiz 2017 yılında ülkemizde, 580 kadın iş cinayetinde öldü. Çoğu kayıtsız çalışıyordu. 472 kadın erkek eliyle öldürüldü. Hepsi de bireysel silahla öldürüldü. Bireysel silahlanmayı destekleyen yöneticilerin bu öldürümde payları yok mu? Öfke geldi akıl gitti derler ya. Evde ya da ulaşılabilecek yerlerde silah olmamalı. Zaten evlerde bulunan silahlar, kullanılmasa bile korku verir, tek başına bir şiddettir.
Kadınları öldüren erkekler, en yakınlarıydı. Kocası, sevgilisi, babası, erkek kardeşi vb. Yani en güvendikleriydi. Antalya'da yine aynı yılda 25 kadın öldürüldü. Öldürülmeye devam ediliyor. Kadına yönelik şiddet son on yılda yüzde bin dört yüz, çocuk istismarı ise yüzde yedi yüz arttı. Ne çocukların ne de kadınların can güvenliği var. En önemli insan hakkı olan yaşama hakkından mahrumuz. Hem de yok yere, yerden göğe haksız yere. Zaten can almak kimin hakkıdır ki?

Kadını kandırmak, kafasını bulandırmak için varsa yoksa aile masalı anlatılıyor. Diziler yarışırcasına kadının hayatının sadece ev içinde, erkeğin gölgesinde göstermek için emek harcıyor. Yanıltılan kadınlar da farkındalık gelişemiyor, haklarına sahip çıkamıyor, dayanışamıyor. Ondandır ki kadın kadına düşman gibi durur. Oysa farkındalığı zamanında gelişse, hemcinsinin elini öyle bir tutar ki dünyada savaşlar durur. Barış ve kardeşçe yaşam kurulur. Şiddet masallarda saklanır, insandan utanır.
Bütün bunlardan dolayıdır ki bugün yani 8 Mart, oynanıp gülünecek gün değil, kaybettiklerimizin anısına sahip çıkarak hak aranacak, dayanışılacak gündür. 33 Ülkede 8 Mart resmi tatildir. 144 Dünya ülkesindeki kadına- erkek eşitliği sıralamasında 25 ülke eşitliği sağlayabilmiştir. Türkiye'ye bakarsak Afrika ülkelerinin de sonunda, en sondan bir önceki sıradadır.
Kadın direngendir, her gün kendini yeniden yeniden üretir. 1999 depremini ya da mülteci kadınları düşünün. Çadırda soğukta ve yoksullukta, oturup ağlamak yerine, çocuklarını ısıtmak, korumak, doyurmak gibi davranışlar içindedir. Bir köşeye çekilmiş düşünen erkeğini de aynı çocuğuna yaptığı gibi ayakta tutmaya çalışır. Her türlü acıda kadın bir şekilde yaşama tutunmaya çalışır, pes etmez. Örneğin sovyetler dağılınca, erkekleri alkole teslim olmuştur da kadınları dünyaya dağılarak, açlığa, yoksulluğa karşı her ortamda çalışmaya, evlerine ekmek parası yollamaya çalışmıştır. Bu yollarda tuzaklara düşse de yılmamıştır.
Sistem bunu bilir yani kadının gücünü bilir. O yüzden kadını yanıltır, çaputlara dolayarak kontrol altına alır ve sistemin devamını kadın sayesinde yapar. Dini, gelenekleri kadına taşıttırır. Bilir ki kadın karar verirse geri dönüşü yoktur. O nedenle cehaletin gözü kadınlardadır. Kadın öğrenirse çocuklarına da öğretir. Onun içindir ki gözleri ve akılları sürekli kadın bedenindedir. Durmadan "Başını ört, bacağını kapat" diyerek, özgüvenini yaralamak, bu sayede onu yönetmek, yanıltmak isterler. Yanıltıldığı içindir ki kadın kadına karşı mücadele eder. yanılmıştır bir kere, farkındalığı gelişmemiştir. O nedenle biz hep kadının uyanması için çalışılması gerektiğini düşünürüz, savunuruz. Bize derler ki, siz erkeğe anlatın bu şiddeti, onu uygulayan o çünkü. Doğrudur erkektir kadını döven, söven, öldüren. Bir düşünelim, kadın haklarının farkında olsaydı, yanıltıldığını bilseydi, bu şiddete geçit verir miydi? Şiddeti durdurmaz mıydı? O nedenle kadın uyanmalı, farkına varmalıdır. Kafasının içindeki kilidi çözünce, kadın ayağındaki zinciri kendisi çözecektir. Yoksa o zinciri takan ne kadar eğitilse de çıkarı gereği asla çözmeyecektir. Yani aslanlar kendi tarihini yazmalı, avcının insafına bırakmamalıdır.
ANSAN'da söyleşirken, sanattan, edebiyattan bahsetmeden olmaz. 1970 li yıllarda kadın yazarlar azdı. 1990'dan sonra hızla çoğaldı. İşte o zaman kadın gerçek anlamda edebiyata girebildi. Daha önce, hele de Nazım ve Orhan Kemal'e kadar kadın, yalnızca kiraz dudak, elma yanak, ya da fettan yuva yıkandı. Masallar bile dişi fareyi fingirdek, erkeğin etrafında, onu baştan çıkarmaya çalışan olarak anlatırdı. Oysa şimdi kadın edebiyatta baş rolde olabilmiştir. Artık şiirler eskiden olduğu gibi kadına yazılmıyor, kadını yazıyor. Yani kadının kolunu, bacağını, dudağını saçını bir meta gibi değil de doğrudan birey olarak anlatıyor. Bu da kadınların yazın alanında çoğalmasıyla başarılmıştır.
Örneğin Dünyanın en ünlü yazarlarından Tolstoy'a bakalım. Çok iyi bir yazardır, hepimiz onunla gerçek yaşamı anlamışızdır. Gel gelelim, onun yazılarını temize çeken, on üç çocuk doğuran karısı Sopia'yı kırk yıldan fazla süren evliliklerini göz ardı edip terk etmiş, ölüm döşeğindeyken bile onu istememiştir. Kapının dışında günlerce bekleyen karısını içeri almamış, yalnız ölmeyi seçmiştir. Oysa karısı Sopia da edebiyat alanında yetenekli olduğu halde geri planda kalmayı ve çocuklarının sorumluluğunu üstlenmeyi seçmiştir. Şimdi edebiyat tarihi Tolstoy'u baş tacı ederken, karısından bir satır bile bahsetmez.
Adalet Ağaoğlu:" Yasaları yakanlar, kadınları da yaktılar." diyor.
Sennur Sezer: "Adnan ile evlendikten sonra, onun yazar arkadaşının biriyle karşılaştım. Bana direk ve öfkeyle, 'Adnan'a ne yaptın? Hiç ortalarda yok, ne yazıyor ne çiziyor.' dedi." Kadını suçlamak, önyargıyla "Evlendi bak yazamıyor." düşüncesini taşımak çok daha kolaydı.
Umutsuz değiliz. Ve çok iyi biliyoruz ki ülkemizi de dünyayı da kadın mücadelesi kurtaracaktır. O nedenle kadının önünü kesmek isteyene, kadına ve çocuğa şiddet uygulayana dur demek hepimizin görevidir. Öncelikle kendi evimizden başlayarak, kadının sosyal yaşamda istediği yerde olmasına destek olmalıyız.
Namus masallarıyla kadına saldıranlara namusu anlatmak zorundayız. Namusun bacak arasında olmadığını, kadın bedeninde aranmasının kocaman bir yanılgı olduğunu anlatmak zorundayız. Namus ya da namussuzluk; insana, hayvana, bitkiye, suya, toprağa, yani doğaya, canlı cansız her şeye zarar veren, başkasının hakkını gasp eden, çalan çırpan, öldüren, şiddet uygulayan, başkasının yaşamını sınırlayandır namussuz, başka bir şey değil. Bu kadar basit. Yani daha kısa yoldan insan olamamaktır namussuzluk. Bunu öğrenebilir miyiz bilemiyorum.
Yaşasın 8 Mart! Yaşasın kadın dayanışması!

Bu makale 61 kez okundu

Makale Yorumları

Makaleye Ait Yorum Bulunmamaktadır.

Yorum Yazın

CAPTCHA security code

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Yazarın Diğer Makaleleri

İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı